Üniversitemiz emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Turan Efe başkanlığında Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün izinleriyle 1996 yılında başlatılan Küllüoba Kazısı, 2019 kazı sezonundan itibaren yine Üniversitemiz Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Murat Türkteki başkanlığında sürdürülmektedir. Üniversitemiz öğretim üyeleri, lisans ve yüksek lisans öğrencilerinin katılımıyla gerçekleşen kazılarda ülkemizin ve dünyanın çeşitli Üniversitelerinden antropoloji, zooarkeoloji ve arkeobotani gibi farklı alanlarda çalışan uzmanların da katılımıyla disiplinlerarası bir çalışma gerçekleştirilmektedir. Kazı çalışmaları Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri ve Rektörlüğümüz tarafından desteklenmektedir.

 

Küllüoba Höyüğü Yukarı Sakarya Ovaları’nın batı kesiminde, Seyitgazi’nin 15 km kadar kuzeydoğusunda ve Yenikent köyünün 1300 m güneyinde yer almaktadır.  350 x 250 m ebatlarında olan höyükte kültür katlarının kalınlığı azami 9.0 m. kadardır.  Geç Kalkolitik çağ sonlarından, diğer bir deyişle M.Ö. 3500’den, Orta Tunç Çağı başlarına (M.Ö. 1900) kadar olan prehistorik dönemleri kesintisiz içerdiği anlaşılan yerleşmede M.Ö. 2700-2400 yılları arasına denk gelen İlk Tunç Çağı II döneminde mimari yatay olarak geniş bir alanda araştırılabilmiştir. Yerleşme, çeşitli büyüklüklerdeki avlular etrafında sıralanan yan yana bitişik evlerden, depo yerlerinden ve belki de işliklerden oluşmaktadır. Küllüoba’da bu dönemde mimaride giderek şehirciliğe doğru giden bir gelişmenin ilk adımlarının atıldığı izlenimi edinilmektedir. Bunun en önemli göstergesi, kamuya ait bağımsız yapıların giderek ortaya çıkmaya başlamasıdır. Bunlardan Kompleks II olarak adlandırdığımız, 31X24 m ebatlarındaki yapı kompleksi, yerleşmenin ortasındaki büyük avluda yer almaktadır. Bu yapı olasılıkla yerleşmenin beyine aittir.

Küllüoba kazıları sonucunda, M.Ö. 2400-2200 yılları arasına denk gelen erken İlk Tunç Çağı III döneminde Mezopotamya’dan Balkanlara kadar uzanan alanda kültürel/ticari ilişkilerin,   karayoluyla kurulmuş olduğunu destekleyici somut ek kanıtlar ele geçirilmiştir.

 

Bu seneki çalışmalar, höyüğün doğu eteklerinde gerçekleştirilmektedir.  Bu alanda çalışmaların başlatılmasının amacı yerleşmenin mezarlığının tespit edilmesidir. Şu ana kadar özellikle MÖ. 3000’e tarihlenen mezarlık alanında taş sanduka, kerpiç sanduka ve çömlek mezar olmak üzere 20’ye yakın mezar saptanmıştır.

Bazı mezarlarda ölünün yanına armağanlar da bırakılmıştır.

Son çalışmalarımızda taş sanduka içerisinde saptanan ikili gömü içerisindeki iskeletler üzerinde ölümcül yaralanmalara işaret eden bulgular saptanmıştır.

Aynı mezar içerisinde 13-14 yaşlarındaki bir çocuk ve 35-40 yaşlarındaki bir erkeğe ait bu iskeletler üzerindeki ilk bulgular son derece ilgi çekicidir. Çocuğun kafatası üzerinde küt bir aletle oluşturulmuş derin göçük çocuğun ölümüne neden olmuştur.

Diğer iskelette de benzer bir durum görünmektedir. Ölümcül bu yaralanmaların sosyal çatışmayla mı yoksa bireysel şiddet ile mi ilgili olduğu sorusu gündeme gelmiştir. Savaş durumunda bile çocukların öldürülmediği düşünüldüğünde bu durumun açıklanması için alandaki diğer verilerin de değerlendirilmesi gerekmektedir.

 

İki bireyin akrabalık ilişkisi ve mezarlık alanındaki diğer iskeletler ile olan bağlantıları antik dna çalışmaları sonucunda tespit edilebilecektir. İskeletler üzerindeki detaylı çalışmalar yaşam süreleri, ölüm nedenleri veya hastalıklar gibi çeşitli bulguları yansıtabilecek olup bu konudaki çalışmalar henüz devam etmektedir.

Bugüne kadar ele geçirilen buluntulardan seçme örnekler Eskişehir Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmekte olup kazı sezonu sonrasındaki çalışmalar öğretim üyeleri ve öğrencilerimiz tarafından Üniversitemiz Arkeoloji Bölümü laboratuvarında gerçekleştirilmektedir.